Fatiha Suresi Tefsiri

 

Fatiha Suresi Tefsiri

Fatiha Suresinin İsimleri: “Fatiha, Seb’ul Mesânî, Ümmü’l-Kitap, Suretu’l-Hamd, Esas, Vâfiye, Kâfiye, Kenz, Salât, Sure-i Şükür, Sure-i Dua, Sure-i Şifâ” gibi isimleri vardır.

Fatiha Suresinin Fazileti:

Peygamberimiz (sav) buyurdular: “Fatiha Suresi her derdin devasıdır.” “Ümmü’l-Kur’ânı okumayanın namazı yoktur.” “Fatihatu’l-Kitâp, Arş’ın altındaki bir hazineden indirilmiştir.” “Sana Kur’ândaki en büyük sureyi öğreteyim mi? Bu Seb’ul-Mesânî, namazda tekrar edilen yedi ayettir ve bana verilen eşsiz bir suredir.”

İbn-i Abbas (ra) “Hasta olduğun veya bir yerinden şikâyet ettiğin zaman Esas’a ve Fatiha’ya sarıl” buyurdular. (Kurtubî, 1:113)

Peygamberimiz (sav) yine buyurdular: “Dört şey Arşu’r-Rahman’ın altındaki hazineden inzal edilmiştir. Bunlar: Fatiha Suresi, Ayete’l-Kürsi, Bakara Suresinin son âyetleri, Kevser Suresi” (Kenzu’l-Ummal, 1:558) “İblis dört defa kahrından bağırdığı ifade edilmiştir. Lânetlendiği zaman, yeryüzüne indirildiği zaman, Hz. Peygambere (sav) risalet verildiği zaman ve Fatiha-i Şerife nazil olduğu zaman” (Ebu Nuaym, Hilye, 3:297)

Fatiha, fethetmek yani açmak kökünden gelen bir kelimedir. Kur’ân-ı Kerim bu sure ile açıldığı için sureye “Fatiha Suresi” denilmiştir. Fatiha Suresine Kur’ânın hülasası, anası ve esası anlamında “Ümmü’l-Kitap” ve “Ümmü’l-Kur’ân” denilmiştir. Yüce Allah Fatiha’ya “Seb’ul-Mesanî ve’l-Kur’âni’l-Azîm” (Hicr, 15:87) adını verir. Peygamberimiz (sav) bunun Fatiha Suresi olduğunu açıklamıştır. (Buhârî, Tefsîrü'l-Kur'ân, 1; Fezâilu'l-Kur'ân, 9) Sadece “Fatiha Suresi” inzal edilmiş olsaydı iman için yeterli olacağından bu sureye “Kâfiye” ve “Vâfiye” de denilmiştir. Çünkü “Fatiha” içinde bütün Kur’ân-ı Kerimin özünü toplamıştır.

Fatiha Suresi peygamberimize (sav) iki defa nazil olmuştur. Birincisi Vahyin ilk başlangıcında Cebrail (as) peygamberimize nafile olarak sabah-akşam namaz kılmayı öğrettiği zaman “Fatiha Suresini” de öğretmiş ve abdest ile beraber ibadet olarak namazı talim etmiştir. Peygamberimiz (sav) “Tevrat’ta, Zebur’da ve İncil’de benzeri olmayan bir suredir”

Fatiha Suresi insanlara yaratılış amacını, ibadet ve ahlak esaslarını tam olarak talim ettiği için Tercümanü’l-Kur’ân olan Hz. Abdullah b. Abbas (ra) “Kur’ânın esası Fatiha’dır, Fatiha’nın esası da Besmele’dir” (İbn-i Kesir, Tefsir, -1388-Beyrut) 1:8) Fatiha o kadar değerli bir suredir ki her mü’minin kalbindedir ve Fatihasız namaz makbul değildir. Peygamberimiz (sav) “Fatihasız namaz olmaz” buyurmuşlardır. Hz. Ali (ra) “Fatiha’yı şefaatçi yaparak ne isterseniz Allah verir” buyurmuştur. Bu sebepten dolayı Fatiha Suresi nazil olunca şeytan korku ve dehşete kapılarak feryat etmiştir. Peygamberimiz (sav) “Fatiha’yı okumak bütün dertlere devadır. Her nevi zehire karşı şifadır.”

2. Surenin Tefsiri:

1. “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…” Bu ayet “Besmele” olarak isimlendirilir. Peygamberimiz (sav) besmele ile ilgili olarak “Besmele ile ism-i azam gözün siyahı ile beyazı gibidir” buyurmuşlardır.

Kur’ân-ı Kerimin takip ettiği dört temel amaç vardır: “Tevhit, Nübüvvet, Haşir, Adalet ve İbadet.” Besmele her dördüne işaret eder. “Bismillah” tevhide, “Rahman” nizam ve adalete, “Rahim” haşre ve surenin başında gizli olan “Kul” ise nübüvvete işaret eder. (İşaratu’l-İ’câz, 2006, s. 30) “Allah” ism-i zat olduğu için yüce Allah’ın bütün isim ve sıfatlarına işaret eder. Bu nedenle Bir kimse bismillah derse bütün isim ve sıfatları söylemiş olur. “Rahman” Rezzak ve Hallak anlamında olup dünyayı, “Rahim” şefkat ve merhameti ile ahirete işaret eder.

Yüce Allah’ın isimleri içinde Lafzatullah’tan sonra öne çıkan “Rahman” ve “Rahim” isimleridir. Bu isimlerden “Rahman” Allah’ın celal isimlerini temsil eder, “Rahim” ise cemal isimlerini ifade eder. Böylece bin bir esmanın tümünü içine alır. Besmelenin bu uluvv-ü şanından dolayıdır ki İmam-ı Şafi (ra) “Besmele bir tek ayet olduğu halde Kur’ân-ı Kerimde 114 defa nazil olmuştur.”

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri İşaratu’l-İ’câz isimli tefsirinde “Yüce Allah’ın “Zâtî İsimleri” olduğu gibi “Fiilî İsimleri” de vardır. Bu fiilî isimleri Gaffar, Rezzak, Muhyî ve Mümît gibi pek çok nevileri vardır. Bu isimler Kudret-i Ezeliyenin mevcudatın nevilerine ve fertlerine olan nispet ve taallukundan husule gelirler. Bu itibarla “Bismillah” Kudret-i Ezeliyenin taalluk ve tesirini celp eder ve o taalluk abdin kesbine ve işine yardım edici bir ruh gibi olur. Öyle ise hiç kimse, hiçbir işini besmelesiz bırakmasın” (İşaratu’l-İ’câz, 32) demektedir.

Kur’ân-ı Kerim ilminde ihtisas sahibi olan İslam bilginleri derler ki “Besmelenin her surenin başında ayrı ayrı nazil olmuştur. Çünkü sahabeler Kur’ân-ı Kerimde olmayan bir şeyi asla yazmamışlardır” demişler ve “Âmin!” cümlesi fatihanın sonunda daima söylendiği halde Kur’andan olmadığı için yazılmadığına dikkatlerimizi çekmişlerdir. İbn-i Abbas (ra) “Besmele okumayı terk eden Kur’andan 114 ayet terk etmiş olur” demiştir.

 “Bismillah” Allah adıyla, onun namına, onun izni ve rızası ile bir işe teşebbüs etmeyi ifade eder. Allah’a dayanarak ve güvenerek iş yapan arkasına Allah’ın yardımını almış olur. Peygamberimiz (sav) “Bismillah her kitabın anahtarıdır” (Ramuzu’l-Hadis, 241) buyurmuştur. Bediüzzaman Said Nursi (ra) bu hadisi “Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi onunla başlarız. Şu mübârek kelime İslâm nişanı (alamet, şeair) olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisân-ı haliyle vird-i zebânıdır.”” (Sözler, 2005, s.15) ifadeleri ile açıklamıştır. Peygamberimiz (sav) “Mü’min gayretlidir, mütevekkildir, gücü yettiği işlerde müteşebbistir, Allah’a güvenerek canla başla çalışır. Gücü yetmediği işlerde ise ‘keşke gücüm yetse de bunu da, şunu da yapabilsem diye hasret içinde olduğunu görürsün” (Feyzu’l-Kadir, 3:229) buyurur.

Besmele işlerin hayrı ve bereketidir. Peygamberimiz (sav) “Hangi iş ki besmele ile başlanmazsa sonunda hayır ve bereket olmaz” (Ahmed b. Hanbel 2:359; Camiu’s-Sağir, 3:80) buyurmuşlardır. “Bismillahirrahmanirrahîm” zikirdir. Bunun için devamlı okunması Allah’ı zikretmek demektir. Yemeğe başlarken de başta “Bismillah” zikir ve sonunda “Elhamdülillah” şükürdür.

2. “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a Hamd olsun.”

“Allah” ismi yüce Allah’ın özel adıdır. Bu nedenle hiçbir varlığa bu isim verilemez. Bu ismin kendisi de özel olduğu için müfrettir, müsennâ ve cemisi, müzekker ve müennesi yoktur. Allah’tan başkasına ancak “Abdullah” şeklinde isim olarak verilebilir. Bunun için “Allah’tan başka Allah yoktur” denilmez ancak “Allah’tan başka ilah yoktur” diyerek şirk reddedilir. İmam-ı Azam “Fıkh-ı Ekber” isimli risalesinde bu sebeple “Allah sayı itibariyle değil, şeriki olmaması yönü ile birdir” demiştir. Allah kelimesinin hiçbir dilde karşılığı da yoktur. O her yerde Allah olarak bilinir.

“Rab” Yüce Allah’ın “Rububiyetini” ifade eder. Rububiyet ise, yaratma, rızık verme ve terbiye etme fiillerinin bütününe verilen isimdir. Bu üç fiili birbirini gerektirir. Rabbü’l-âlemin ise bütün âlemlerin rabbi, yaratıcısı, rızıklarını veren ve onları terbiye edenin Allah olduğunu ifade eder.

“Âlemîn” “Bütün Âlemler” demektir. Bu âlemlerin on sekiz bin olduğu ifade edilmiştir. Semavatta binler âlemler vardır. Yıldızların bir kısmı her biri bir âlem olabilir. Yerde de her bir cins mahlûkat birer âlemdir. Hatta her bir insan dahi küçük bir âlemdir. “Rabbu’l-âlemîn” tabiri “Doğrudan doğruya her bir âlem Cenâb-ı Hakkın rububiyetiyle idare ve terbiye ve tedbir edilir” demektir. (Mektubat, 2004, s. 550)

“Hamd” teşekkür, medih ve minnet anlamındadır. “Elhamdü Lillah” “Ne kadar hamd ve medih varsa, kimden gelse, kime karşı da olsa, ezelden ebede kadar hastır ve layıktır o zata ki Allah denilir” demektir. (Mektubat, 666)

Müfessirler “Elhamdü Lillah” cümlesini Abdullah b. Abbas’ın (ra) anlattığı gibi “Şükür Allah’adır, O’na iman edip itaat ederek boyun bükmek, saygı duymak, Ulûhiyet ve Rububiyet haklarını tanımak, Ondan gelen her nevi iyilik ve nimete, kötülük ve musibete, inâyet ve hidâyete karşı ikrar ve teslimiyette bulunmak ve O’na layıkı ile şükür edilemeyeceğini yakînen bilmektir” şeklinde yorumlamışlardır. (İbn-i kesir, Tefsir, 1:22) Peygamberimiz (sav) “Zikrin en efdali Lâ ilâhe İllallah” şükrün en efdali de “Elhamdülillah” kelimesidir” (Feyzu’l-Kadir, 2:33) buyurarak buna işaret etmiştir.

3. “O Allah “Rahman”dır ve “Rahim”dir.”

Yüce Allah Fatiha’nın ilk ayeti olan ‘Besmele’de zikretmiş olduğu “Rahman ve Rahim” isimlerin burada tekrar etmesi “Rahman ve Rahim” isimlerinin “İsm-i Azam” olup Allah’ın Celâlî ve Cemâlî bütün esmasına kaynak olmalarındandır.

Burada “Âlemleri terbiye etme” yönü ile bu iki isim ele alınmıştır. Terbiyenin ise “Biri menfaatleri celp, diğeri mazarratları def etmek üzere iki esası vardır. Âlemlere bakan yönü ile “Rezzak” manasında olan “Rahman” menfaatleri celp etme yönüne, “Gaffar” manasında olan “Rahim” ismi ise mazarratı def etme cihetine bakmaktadır ve bunun için ikinci defa tekrar edilmiştir. Bu sebepten dolayı da ikisi birbiri ile bağlanmıştır. (İşaratu’l-İ’câz, 38-39)

4. O Allah “Din Gününün Meliki, Mâliki ve Sahibidir.”

Marifetullah ibadetlerde olduğu gibi kitabî, tevkıfî ve sem’îdir; içtihâdî ve keşfî değildir. Biz Allah’ı kitabının bize anlattığı ve peygamberinin açıkladığı şekli ile bilir ve tanırız. Aklî ve kıyâsî değildir. Bunun için iman esasları akıl ve kıyas yolu ile bilinemez, semî, tasdîkî ve teslîmîdir. Bununla beraber akıl nassları anlamak ve yorumlamak için kıyas ve temsiller ile izah edebilir; ancak bu izahlar nassların zahiri ile çelişmemelidir.

“Din Günü” ahiret ve dünyadaki çalışmaların ve ibadetlerin mükâfatının verileceği yer olduğu için “Rahmettir.” Rahman ve Rahim sıfatlarının sonucudur. Çünkü rahmetin rahmet olması devamlı olmaya bağlıdır. Bu cihette Allah’ın rahmeti ve şefkati saadet-i ebediyenin en büyük delilidir. “Evet, rahmetin rahmet olması ve nimetin nimet olması, ancak ve ancak haşir ve saadet-i ebediyeye bağlıdır.” (İşaratü’l-İ’câz, 39)

Evet, saadet-i ebediye olmazsa, en büyük nimetlerden sayılan akıl, insan kafasında onu devamlı taciz ve rahatsız eden bir yılan vazifesi görmekten başka bir şeye yaramaz. Ayrıca en lâtif ve güzel nimetlerden sayılan şefkat ve merhamet, ebedî bir ayrılık düşüncesi ile en büyük elemler sırasına geçer.

“Yevm” kelimesi haşrin vukuunu gösteren em büyük delillerden birisidir. Zira “gün” demek olan yevm kelimesinin ifade ettiği anlam çok geniştir. Nasıl ki saniye, dakika, saat ve günleri gösteren haftalık bir saatin millerinden birisi devrini tamamladığı zaman behemehâl, ister-istemez ötekilerin de devirlerini tamam edeceği kanaati hâsıl olur. Aynı şekilde “yevm” insan ömrü ve dünya ömrü içinde tayin edilen manevi millerden birisi devrini tamam edince öbürünün de velev uzun bir zaman içinde de olsa devrini tamamlayacağına hükmedilir. Yine bir gün ve bir sene içinde meydana gelen küçük kıyamet ve haşirleri gören adam, büyük haşrin vukuu ile saadet-i ebediyenin insanlara ihsan edileceğine şüphe etmez. (İ.İ, 40)

“Din Günü” demek cezâ günü demektir. Çünkü o gün hayır ve şerlere ceza verilecek gündür. Hayrın cezası mükâfat ve cennet, şerrin cezası ise cehennem ve azaptır. Yine “Din Günü” Hakaık-ı diniyenin tam manası ile ortaya çıkacağı gün demektir. O gün sebepler ortadan kalkar ve daire-i itikat, daire-i esbaba galebe çalar.

Yüce Allah dünyada sonuçları sebeplere bağlayarak kâinatın nizamını temin etmiştir. Her şeyi bu nizama uymaya ve o nizamla kalmaya yöneltmiştir. İnsanı da sebepler dairesine müracaat ederek bunlara uymakla mükellef kılmış ve dünyada başarıyı sebeplere sarılma şartına bağlamıştır. Ahirette ise buna ihtiyaç olmadığı için sebepler ortadan kalkacak ve her şey itikat ettiğimiz şekilde kudret-i ilâhiye ile cereyan ettiği gözle de görülecektir. Bunun için imtihana gerek kalmayacaktır. Bu sebeple ahirete “Din Günü” denilmiştir. (İ.İ, 40-41)

5. “Ey Rabbimiz! Biz ancak Sana ibadet eder ve ancak Senden yardım isteriz.”

İtikatta ve ibadette “Tevhit” esastır. Bu ayet “ibadet ve istiâneyi” sadece Allah’a tahsis etmekle tevhide işaret etmiştir. İmanda ve ibadette istikamet budur. İbadetin ibadet olası için Allah’a has olması gerekir. Buna “İhlâs” denir. İhlâstan yoksun bir ibadet, ibadet olmaktan uzaktır. Bu ayet bu hususu net bir şekilde ifade etmektedir.

Öz ve özet olarak ibadet, Allah’ın emrine itaattir ve ancak Allah için yapılır. İbadetin esası Allah’ın emrini ta’zîm, yani yüceltmektir. İbadet kulun Allah’a yaklaşmasına ve rızasına ulaşmasına sebep ve vesiledir.

İslam bilginleri ibadet için “Sebeplere sarılmak peygamberlerin sünnetidir. Yüce Allah sebepsiz insanı cennete ve cehenneme koymaz. Cennetin sebebi iman ve Salih amel, cehennemin sebebi ise küfür ve isyandır. Amel-i salihe yapışmak sebebe yapışmaktır. Bu bakımdan farz ve vaciptir. Basamaksız, merdivensiz yukarı çıkmak mümkün olmadığı gibi, amelsiz maksada ulaşmak da mümkün değildir. Zira, amel Allah’ın emridir ve Allah cenneti bu amele göre vermektedir. Cehenneme de sebepsiz yere değil, isyan ve günahların cezası ve neticesi olarak gönderecektir” demişlerdir.

İbadetin üç temel şartı vardır: Birincisi ve en mühimi “Niyet”tir. Niyet âdeti ibadete çeviren ve ibadeti de hükümsüz hale getiren bir iksirdir. Niyet, âdeti ibadetten ayırmak için meşru kılınmıştır. Bu sebeple ibadetin farzlarında birisidir. “Ameller niyetlere göredir” (Buhari, Bed’ul-Vahy, 1) hadisi bu hususu açıklamaktadır. İbadetin sahih ve kâmil olması için niyet şarttır. Niyet, kalbin ameldir. Bir amelin ibadet sayılması için kalbî niyete, yani bir işe yönelmesi ve azmetmesi gerekir. Bunun için İslam bilginleri ibadeti “niyete mukarin olan ameldir” şeklinde tarif etmişlerdir. İbadetin ikinci şartı, dünyevi bir beklenti içinde olmamaktır. İbadet ve sevabı tamamen uhrevî ve mânevîdir. Yüce Allah buyurdu: “Kendilerine ilim verilenler dediler ki: Yazık size! İman edip Salih amel işleyenler için Allah’ın sevabı elbette daha hayırlıdır. Buna da ancak sabredenler kavuşurlar.” (Kasas, 28:80)

İbadetin üçüncü şartı ise “İhlâs”tır. İhlâs, halis, arı ve duru tevhit inancıdır. Bunun için tevhidi anlatan ve Allah’ın zatî sıfatlarını ders veren “Tevhit Suresi”ne “İhlâs Suresi” yüce Allah “İhlâs Suresi” adını vermiştir. Nitekim yüce Allah “Her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, amel-i salihte bulunsun ve Rabbine olan ibadetinde hiçbir şeyi ortak etmesin” (Kehf, 18:110) buyurmaktadır. Peygamberimiz (sav) bir hadislerinde “Ey İnsanlar! Amellerinizde hâlis olun. Allah ihlâs ile yapılmayan amellerden hiçbirini kabul etmez. Kim de Allah’a halis bir şekilde iman eder, namazını dosdoğru kılar ve zekâtını vermiş olarak dünyadan ayrılırsa Allah’ı kendisinden razı etmiş olarak ayrılmış olur.” (Münzirî, Terğib ve Terhib, 1:53-55) buyurmuşlardır. İhlâsın zıddı riyadır. Riya ise gizli şirktir.

Amellerin makbul olması için de “İman, ihlâs, niyet ve sünnet” üzere olması şarttır. Çünkü iman olur amel olmazsa kurtuluş mümkün olmaz, amel olur iman olmazsa bu zaten küfürdür. İman ve amel olur da ihlâs olmazsa amel makbul olmaz. Amel olur, niyet olmazsa o zaman da nifak olur. Amel şayet sünnete uygun olmazsa o zaman da bid’at olur. Çünkü, kulun sünnete uygun olmayan bütün fiilleri keyfî ve nefsânî yaşayıştan ibarettir. Kim Resulullah’ın (sav) sünnetine uymadan amel işlerse onun bu ameli batıldır.

Cem’ sigasıyla zikredilen na’bududaki biz zamiri, üç taifeye işarettir.
Birincisi, insanın vücudundaki bütün aza ve zerrata racidir ki, bu itibarla şükr-ü örfiyi eda etmiş olur.( Eğer insan, maddi ve manevi herbir uzvunu Allah’ın emrettiği yere sarf etmekle hamdin şubelerinden olan şükr-ü örfiyi ifa ve şeriate imtisal ederse)
İkincisi, bütün ehl-i tevhidin cemaatlerine aittir; bu cihetle şeriata itaat etmiş olur.
Üçüncüsü, kainatın ihtiva ettiği mevcudata işarettir. Bu itibarla, şeriat-ı fıtriye-i kübraya tabi olarak hayret ve muhabbetle kudret ve azametin arşı altında sacid ve abid olmuş olur.

6. Bizi Sırat-ı Müstakimde Hidayet Yoluna Götür.

Yüce Allah hidayet yolunun “kendilerine nimet verilenlerin yolu” olduğunu bir sonraki ayette zaten açıklamıştır. Kendilerine nimet verilenlerin de “Nebiler, sıdıklar, şehitler ve salih kullar olduğunu” (Nisa, 4:69) belirtmiştir. Bir sonraki Sure olan Bakara Suresinin başında da hidayet üzere olanların vasıflarını ve sıfatlarını şöyle saymıştır:

“Elif. Lâm. Mîm. İşte bu kitap ki doğruluğunda şüphe yok. Allah’tan ittikâ edenlere yol gösterici ve mahz-ı hidâyettir. Onlar ki, gayba imân ederler, namazlarını dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiklerimizden de Allah yolunda infâk ederler. Onlar ki sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. Âhiret gününe de kesinkes inanırlar. İşte onlar, Rableri tarafından verilen bir hidâyet üzerindedirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır” (Bakara, 2:1-5) Bu ayetlerde Kur’ân-ı Kerimin ancak müttakilere yani, Allah’tan korkanlara hidayet rehberi olduğunu ifade etmektedir. Müttakiler ise iman ve hidayet üzere olan kimselerdir. Hidayet rehberi ise Kur’ân-ı Kerimdir. Nitekim peygamberimiz (sav) “Kim ki, Kur’ân dışında hidayet ararsa Allah onu gerçekten sapıklığa sürüklemiştir” buyurarak Kur’ân-ı kerim dışında hidayet yolunun olmadığını açıkça ifade etmiştir. (Elmalılı Hamdi Yazır, Tefsir, 1:22)

Hidayet: Doğru yolu bulmak anlamına gelir. Bu da akıl ve ilimle tespit edilen Allah’ın rızasına uygun olan, peygamberlerin takip ettiği yol ve sünnet demektir. Hidayet yolunu gösteren Allah’tır. Hidayet Allah’tandır. Allah’ın hidayete erdirdiğini kimse sapıtamaz, Allah’ın sapıttığını da kimse hidayete erdiremez. Hidayet ve dalalet Allah’ın hikmetine tabidir; ancak rızası hidayet yolundadır. Kim ki hidayet yolunu isterse Allah ona bunu verir ve ondan razı olur. Dalaleti talep edene de bunu verir; ancak Allah dalaletten razı olmaz. Allah tüm insanların hidayet üzere olmasını istediği için peygamberlerini ve kitaplarını göndererek hidayet yolunu göstermiştir. Allah hidayeti isteyene, bunun için çalışana ve gayret gösterene verir. Nitekim rızık ve şifa da Allah’tandır; ancak Allah rızkı da şifayı da sebeplerine sarılarak, talep ederek gayret gösteren kimselere vermektedir.

Hidayetin sebepleri de peygamberler, Allah’ın kitabı ve bu kitabın hükümlerini açıklayan âlimler ve bilginler eliyle verir. Bunun için hidayeti isteyen hidayetin sebeplerine sarılmalı, Kur’ân-ı Kerimi okumalı ve anlamak için bilenlere sormalı ve peygamberin sünnetine sarılmalıdır. Hidayete vesile olan kimseye “Hâdî”, hidayete ermiş olan kimseye de “Mehdî” denir. Mehdi olan ancak hâdî olabilir. Dolayısıyla ahir zamanda insanlığın büyük bir hüsran ve dalalet içinde olduğu zamanda (Asr, 103:1-2) Allah’ın lütfu ile hidayet yolunu bularak insanları bu büyük hüsrandan kurtaracak ve yol gösterecek olan Mehdi, hem “Hadî” hem de “Mehdi” denilmiştir. O hem râşid, hem de mürşid olacaktır. Allah’ın lütfu ile ilhama mazhar olacak ve insanlara Kur’ân-ı Kerimin hidayet yolunu gösterecektir.

Hidayet İstemek: Kul Allah’a yönelerek “Senden yardım istiyorum” deyince yüce Allah manen “Ne istiyorsun?” sualine cevaben kul, “Senden hidayet istiyorum” şeklinde hidayet talebinde bulunmuştur. İstenen hidayet ise isteyene göre değişir. Münafığın ve kâfirin istemesi, iman manasını, mü’minin istemesi hidayetin artması anlamını, zenginin istemesi, ziyade anlamında, fakirin istemesi ise ita ve rızık anlamında, zayıfın talebi ise iâne ve tevfık anlamını ifade eder. Dolayısıyla hidayet isteyene göre anlamı daha zengin ve farklı olan bir kelimedir. (İ. İ’câz, 44)

En büyük hidayet ise hicabın kaldırılması ile hakkı hak, batılı batıl olarak görmektir. Bunun için peygamberimiz (sav) “Allahım! Bana hakkı hak olarak göster ona uymamı nasib et, batılı da batıl olarak göster, ondan sakınmamı sağla” şeklinde dua etmiş ve bize de tavsiye etmiştir. 

Sırat-i Müstakîm: Şecaat, hikmet, iffet ve hikmetin mezcinden hâsıl olan adl ve adalete işaret eder. Allah insan bedeninde menfaatleri cezp ve celbeden kuvve-i şeheviye, zararları def eden kuvve-i gadabiye ve fayda ve zararı, iyiyi ve kötüyü ayırt eden kuvve-i akliye namında üç kuvvet yaratmıştır. Aklın istikameti hikmetle, şehvetin istikameti iffetle, öfkenin istikameti şecaatledir. Hikmet, iffet ve şecaatten adalet hâsıl olur. (İşaratu’l-İ’câz, 45-46)

Sırat-ı müstakim şecaat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülasasından hasıl olan adl ve adalete işarettir. Şöyle ki:
Tagayyür, inkılap ve felaketlere maruz ve muhtaç şu insan bedeninde iskan edilen ruhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdas edilmiştir. Bu kuvvetlerin, birincisi, menfaatleri celp ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behimiye, ikincisi, zararlı şeyleri def için kuvve-i sebuiye-i gadabiye, üçüncüsü, nef’ ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyiz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.
Lakin, insandaki bu kuvvetlere şeriatça bir had ve bir nihayet tayin edilmişse de, fıtraten tayin edilmemiş olduğundan, bu kuvvetlerin herbirisi, tefrit, vasat, ifrat namıyla üç mertebeye ayrılırlar.

Mesela, kuvve-i şeheviyenin tefrit mertebesi humuddur ki, ne helale ve ne de harama şehveti, iştihası yoktur. İfrat mertebesi fücurdur ki, namusları ve ırzları payimal etmek iştihasında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki, helaline şehveti var, harama yoktur.
Ve keza, kuvve-i gadabiyenin
tefrit mertebesi, cebanettir ki korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrat mertebesi tehevvürdür ki, ne maddi ve ne manevi hiçbir şeyden korkmaz. Bütün istibdadlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsulüdür. Vasat mertebesi ise şecaattir ki, hukuk-u diniye ve dünyeviyesi için canını feda eder, meşru olmayan şeylere karışmaz.

Ve keza, kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi gabavettir ki, hiçbir şeyden haberi olmaz. İfrat mertebesi cerbezedir ki, hakkı batıl, batılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekaya malik olur. Vasat mertebesi ise hikmettir ki, hakkı hak bilir, imtisal eder; batılı batıl bilir, içtinap eder.
 

7. Kendilerine “Nimet Verdiklerinin” yoluna bizi ilet. “Mağdup” ve “Dallîn” olanların yoluna değil…  

Sırat: Etrafı yüksek duvarlarla çevrili geniş ve işlek bir caddedir. Bu caddeye girenlerin bir daha çıkmayacaklarına işaret eder. Yola girmek tabirinde şöyle bir güzellik ve özellik vardır. Bir şeyi bir defa vermek, bir defa yardımcı olmak yerine onun yolunu göstermek ve öğretmek arasında büyük bir fark vardır. Hidayet yoluna giren de sonunda cennete gider. Bu bakımdan hidayet yolunu göstermek, hidayeti vermekten daha önemli olduğuna işaret etmektedir.

Nimet Verilenler: “Onlar nebiler, sıddıklar, şehitler ve salihlerdir. Onlar ne iyi arkadaştırlar” (Nisa, 4:69) ayeti ile ifade edilenlerdir. İtikad ve amelde, usûl ve ahkâm-ı esasiyede tüm peygamberler daim, sabit ve müttehittirler; ancak ihtilafları fürûattadır. Zamanın tebeddülü ile ancak fürûat tebeddül eder. Nasıl ki mevsimlere göre elbiseler ve mizaçlara göre de ilaçlar tebeddül eder. Aynı şekilde kalp ve ruhların gıdası olan ahkâm-ı diniyenin fürûatı da, ömr-ü beşerin devreleri itibarıyle tebeddüle uğrar. (İ.İ. 47)

Kendilerine nimet verilenler Hikmet, iffet ve şecaat ile istikamet üzere olup gerek nefislerinde, gerekse toplumda ve insanlık âleminde adaleti sağlayan ve adalet üzere olanlardır.

Mağdub Yolu: Gadaba uğrayanlar, Allah’ın öfkesini çekenlerdir. Bunlar kuvve-i Gadabiyenin ifratı sonucu zulüm ve fıska düşen Yahudilerdir. Allah’ın öfkesini çekenler içinde ilimle dalalete düşenler de girmektedir. 

Dâllîn Yolu: Dalalete giren ve yoldan çıkanlardır. Bunlar da vehim ve hevânın akıllara galebe etmesi ile batıl itikada tabi olarak nifaka bir kısım Nasara’dır. Dalalete düşenlerin içerisinde en öne çıkanlar felsefecilerdir ki bunlar pek çok dalalet fırkalarını çıkarmıştır.

Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalalettendir. Bunun için bizler daima “Allahım! Bizi sırat-ı müstakimde hidayetten ayırma…” şeklinde dua etmeliyiz.

“Âmîn!” : “Ey Rabbimiz, bizim bu duamızı kabul et” anlamında bir cümledir.

“Âmin” kelimesi Kur’ândan ve sureden değildir. Ancak Cebrail’in (as) öğretmesi ile peygamberimizin (sav) tavsiyesi olarak imamın ve cemaatin söylemesi sünnettir. Fatihayı okuyan herkesin de “Âmin” demesi sünnetidir.