Padişahın İşi Ne?

Padişahın İşi Ne?Padişahın İşi Ne?

Sultan Murad Han ile Sadrazam Siyavuş Paşa tebdil-i kıyafet dışarı çıkar. İstan­bul sokaklarında gezerken yerde yatan bir adam gözlerine çarptı. Yaklaştılar, baktılar ki adam dünyadan geçmiş. Kimsenin ilgilendiği yok. Sanki orda biri yatmıyor. Üzerin­de sonbahar yapraklan savrulmakta. Nabzını yokladılar; ama nafile, nabız atmıyor.

-Kimdir bu?

Sordular halka:

- Aman molla hiç bulaşma buna, dedi ahali. Ayyaşın, sarhoşun biri. Kırk yıllık komşumuz... Ne menem biri olduğunu bildiğimizden biz bulaşmak istemeyiz.

Bir başkası anlatmaya başladı hemen:

-  Biliyor musunuz, dedi, aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısında çalışırdı. Nalının (ayakkabı) en iyisini yapardı. Ancak kazandığı her kuruşu içkiye, fuhuşa harcadı ömrü boyunca. Hem şişe şişe şarap taşıdı evine; hem de nerede bir mimli kadın varsa, taktı peşine, yazık etti değerli ömrüne.

Hele yaşlıca bir adam çok öfkeliydi:

-  İsterseniz sorun komşularına, dedi. Sorun bakalım onu bir kez olsun bir ce­maatte gören olmuş mu ?..

Hasılı, dönüp ardını gitti mahalleli. Bizim tebdil-i kıyafet mollalar kaldılar mı, ortada? Tam Sadrazam da toparlanmak üzereydi ki sultan, kesti yolunu ve lala dedi:

- Millet bu, çeker gider; ama biz gidemeyiz. Bu ahalinin çobanı biziz, şöyle veya böy­le onlar bizim tebaamız. Demini tamamlamamız onu hakkıyla defnetmemiz gerekir.

-Yapmayınız, etmeyiniz hünkarım; bunun yıkanması, paklanması var; kefen- lenmesi, gömülmesi var.

-  Merak etme lala, ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.

-  Şurada bir mahalle mescidi var...

Birlikte cenazeyi yüklendiler ve camiye geldiler. Siyavuş Paşa, sağa sola koş­turdu önce. Kefen, tabut buldu. Padişah bakır kazanları ocağa vurdu. Usul ve er- kanınca bir güzel yıkadılar ki naaş ayan beyan güzelleşti sanki. Ayın on dördü gibi parlamaktaydı yüzü. Çehresi şakilere hiç benzemiyordu, hem manalı bir tebessüm okunuyordu dudaklarında. Hünkarın kanı ısınmıştı o anda bu adamcığa. Meçhul nalıncıyı kefenleyip, tabutlayıp yatırdılar musallaya. Ama namaz vaktine de bir hayli vardı daha. O arada Siyavuş Paşa sıkıntı içinde yaklaştı:

-  Hünkarım, heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cena­zeyi. Kim bilir belki ailesinden birileri vardır, hanımı mesela, yahut yetimleri.

-  Doğru, öyle ya. Sen bekle başını, ben mahalleyi bir dolanıp geleyim. Baka­lım kimsesini bulabilir miyiz?!

Sadrazam Kur'an okumasına devam ede dursun, hünkâr sorup soruşturdu ve nalıncının evini buldu.

Kapıyı yaşlıca bir kadın açmıştı. Olayı metanetle dinledi ve sanki vefatın bu türlüsünü bekler gibi.

-  Hakkını helal et evladım, dedi. Belli ki çok yorulmuşsun. Allah senden razı olsun. Garibimi yerde bırakmadın demek. Hakkını helal eyle.

Sonra üzgün, yıkılmış hâlde, eşiğe çöktü hanımcık; ellerini yumruk yapıp şa­kaklarına dayadı. Gözleri kısıldı yalnızca, eski hatıralara daldı gitti bir zaman. Silki­nip çıktığında zamanın dehlizinden,

-  Biliyor musun oğul, diye dertli dertli anlattı. Bizim efendi bir âlemdi vesse­lam. Akşamlara kadar nalın yapar, gücünü tüketir, emeğini harcardı. Ama birinin elinde şarap şişesi görmeye görsün. Elindeki avucundakini verip satın alırdı. Sonra getirip dökerdi hepsini. Niye! Ümmet-i Muhammed'in kursağından haram geçme­sin, günaha girmesinler diye.

-  Sonra malum kadınların ücretlerini öder, getirirdi bu eve."Ben sizin zama­nınızı satın aldım mı, aldım." derdi, öyleyse şimdi dinlenmeniz gerek. O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım o zavallı düşkünlere saatlerce. İlmihal, Huccetü'l-İslam okurdum onlara.

- Bak sen!.. Millet ne sanıyor hâlbuki.

- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hep uzak mescitlere giderdi." Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, insan tekbir alırken Kâbe'yi görmeli." derdi.

-  Öyle imam var mı ki şimdi?

-  İşte bu yüzden Nisancı'ya Sofular'a uzanırdı ya. Hatta bir gün,"Bak a efendi, dedim. Sen böyle yapıyorsun; ama komşular seni kötü belleyecek. Namazsız niyaz- sızzannedecek. Cenazen ortada kalacak hafazanallah!.."

- Doğru, öyle ya!..

-  Ama o, kimseye zararım olmasın diye, mezarını bile kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim, iş mezarla bitiyor mu? dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?..

- Peki o ne dedi?

- Önce uzun uzun güldü. Sonra elinin tersini, fani dünyayı boşlar gibi salladı ve:

"Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?!"

Mehmet Dikmen"Esrarengiz Olaylar", s. 9.