Hz. Salih Peygamber'in Kıssası

Hz. Salih Peygamber'in hikayesi

Hz Salih Peygamber'in KıssasıHicr, bağlar ve bahçelerle çevrili yemyeşil bir yerdi. Hz. Hud (a.s.) ve müminler Âd kavmini helak eden o müthiş fırtınadan kurtulduktan sonra Hadramut civarına yerleşmişlerdi. Onların nesillerinden gelenler zamanla çoğalmış, yeni bir yurt arayışına girerek Hicaz ve Şam arasında bulunan ve “Vadi’l-Kura” diye de bilinen Hicr’e yerleşmişlerdi. Burada yaşayan kavme “Semûd” kavmi denmekteydi.

Semûd kavminin yaşadığı yerler onların gücünü ve zenginliğini gösteren şeylerle doluydu.

Mükemmel taş işçiliği ürünü saraylar yontmuşlardı dağlarda. Semûd halkı, ovalarında yüksek katlı binalar yapmakla ün salmışlardı. Görenleri hayran bırakacak şehirler kurmuşlardı. Hayatlarının maddi yönü harika idi. Acaba onların, inanç ve ahlakları nasıldı?

Hz. Hud’dan sonra onun getirdiği tevhit dininden uzaklaşılmış insanlar, putperestlik karanlığına tekrar düşmüşlerdi. Ahlak, adalet, insani değerler ayaklar altındaydı. İktidarı, gücü elinde bulunduranlar, insanları tekrar ezmeye başlamıştı. Haksızlığa uğrayanlar kendilerine uzanacak bir eli beklerken, Allah Semûd kavmine kendi içlerinden Hz. Salih’i peygamber olarak gönderdi. Hz. Salih peygamber olmadan önce kavmi içerisinde çok sevilen, kendisine güvenilen bir kişi idi.

“Semûd kavmine de kardeşleri Salih’i gönderdik.”A’raf suresi, 72

Hz. Salih onlara şöyle seslendi:

—           Ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Ben sizden buna karşılık bir ücret istemiyorum. Benim ücretim yalnız âlemlerin Rabb’ine aittir.”Şuarâ suresi, 143-145

Bu ilk davetin hemen ardından Hz. Salih (a.s.) onları Allah’a kulluğa davet etti.

—           Kavmim! Allah’a kulluk edin, ondan başka ilahınız yoktur. Sizi topraktan yaratan ve bir ömür

boyu yeryüzünde yaşamanızı sağlayan odur. Ondan bağışlanma dileyin, sonra da ona yönelin, tövbe edin! Çünkü Rabb’im her kuluna yakındır. Her duaya, her yakarışa mutlaka karşılık verir.

Hz. Salih insanları Allah’a kulluğa davet ediyordu. Semûd kavminin Salih’ten beklediği ve umduğu bu değildi. Söyledikleri hiç de hoşlarına gitmemişti.

—           Hz. Salih, sen şu ana kadar aramızda büyük umutlar beslenen biriydin. Demek sen bizi atalarımızın tapındığı şeylere tapmaktan alıkoyacaksın? Doğrusu bizi kendisine çağırdığın din hakkında epey kaygı ve şüphelerimiz var.

Hz. Salih (a.s.) adı gibi salih, iyi bir insandı. Kavmi onu çok severdi. Sözlerinin onlar için değeri vardı, dinlenirdi. Ah, keşke şimdiki gibi konuşmasaydı. Onların işlerine karışmasa, ilahlarına laf etmese, zulüm üzere işleyen düzenlerini eleştirmeseydi.

Hz. Salih peygamberlik görevini kimden aldığını, görevini yerine getirmezse ne olabileceğini onlara anlattı. Rabb’inden bir yetki ile İslam’ı insanlara anlatan Hz. Salih, hiçbir şekilde davasından vazgeçmeyeceğini de söyledi.

—           Kavmim! Ya ben Rabb’imden gelen apaçık bir delil üzerinde bulunuyor isem ve o, bana kendinden bir rahmet vermişse? Peki, bu durumda ona karşı gelirsem beni Allah’tan kim kurtarır? Ve bu takdirde sizin kaybımı artırmaktan öte ne katkınız olur bana? 

Semûd Kavminin ileri gelenleri birbirlerine baktılar. Salih ile mücadele etmek, onu davasından vazgeçirmek zor görünüyordu. Anlamışlardı, Hz. Salih susmayacaktı. Susmadı da... Uyarılarına, hatırlatmalarına devam etti:

—           Düşünün ki Allah, Âd’dan sonra sizi hâkim kıldı ve yeryüzünde sizi yerleştirdi. Onun düz-lüklerinde saraylar ediniyorsunuz, dağlarını yontup evler yapıyorsunuz, artık Allah’ın nimetlerini hatırlayın da yeryüzünde bozgunculuk yapıp karışıklık çıkarmayın.

İnanmayanlar şaşkınlık içerisindeydi. Salih giderek sözlerinin dozunu artırıyordu. İlahlarını terk etmelerini, tek Allah’a inanmalarını, kendisine itaat edip sözünü dinlemelerini istiyordu. Öfkeyle ona bağırdılar:

—           Sen şüphesiz, büyülenmiş birisin. Sen de bizim gibi bir insansın.

Peygamberlerin inanmayanlardan duyduğu şeyler genelde aynı idi. Aynı şeyleri söylüyorlardı. Hz. Nuh’a ve Hz. Hud’a yapılan itirazların aynısı Hz. Salih’e de yapıldı. Onun insanlar arasından seçilmesini bile eleştiriyorlardı. İnsanlara, kendi içlerinden birinin peygamber olarak gönderilmesi son derece doğaldı. Her şeyi ile örnek olacaktı elbette peygamberler. Konuşmalarıyla, yemeleriyle, içmeleriyle, gülmeleriyle, ağlamalarıyla. Sanki peygamberler melekler arasından seçilmiş olsa, inanacaklar mıydı?

—           İçimizden bu insana mı uyacağız? O zaman biz, sapkınlık ve delilik etmiş oluruz. Kitap aramızda ona mı verilmiş? Hayır, o pek yalancı ve şımarığın biridir.

İnkârcılara ilahî cevap gecikmedi: “Yarın kimin pek yalancı ve şımarık olduğunu bilecekler.”

Hz. Salih bunca hakarete rağmen öfkelenmiyor, içlerinden biri düşünür de yanlışından vazgeçer mi diye çabalıyordu. Başlarına bir azap gelmesin diye onları doğruya çağırıyordu:

—           Kavmim! İyilikten önce neden kötülüğü istiyorsunuz? Esirgenmeniz için Allah’tan mağfiret dilemeniz gerekmez mi?

Onlar ise “Senin ve seninle beraber bulunanların yüzünden uğursuzluğa uğradık.” dediler.

Ne garip, kendi yaptıkları çirkinlikleri güzel görmeye başlayanlar tertemiz insanların hayatlarını kötü görüyor, onları kınıyorlardı. Hz. Salih’e etki edemeyen inkârcılar, hileli bir yola başvurdular; inananların gönüllerine şüphe tohumları ektiler. Ama onların unuttukları bir gerçek vardı. Allah’a gönülden inananlar, onların sözlerine kulak asmadılar.

Hz. Salih kavminden büyüklük taslayanların ileri gelenler, içlerinden zayıf görülen inananlara, “Siz, Salih’in gerçekten Rabb’i tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?” dediler

Onların cevabı kesindi:

—           Evet, doğrusu biz onunla gönderilene inananlarız.

İnanç karşısında şaşkınlığa uğradılar. Ağızlarından şu sözler döküldü:

—           Biz, sizin inandığınızı inkâr edenleriz.

Hz. Salih, Allah’a kulluk etmeye yanaşmayan bu kibirli ve zorba insanlara karşı halkını uyardı:

—           O inkârcıların emrine uymayın. Yeryüzünde bozgunculuk yapan, ... o kimselerin sözüyle hareket etmeyin.

Hz. Salih zalimleri bir kez daha uyardı:

—           Siz burada güven içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Böyle bahçelerde, çeşme başlarında? Ekinler ve yumuşak tomurcuklu güzel hurmalıklar arasında? Allah’tan korkun ve bana itaat edin. 

Büyüklenenler, Hz. Salih’in söylediklerinden hoşlanmadı ve onu halk önünde küçük düşürmek için yapamayacağı bir işe davet etmek istediler. Ondan bir mucize göstermesini istediler:

—           Eğer doğruyu söylüyorsan bize bir mucize getir.

Mucize, olağanüstü bir şeydi. Bir benzerini sıradan insanların yapamayacağı kadar büyük bir şeydi. Ancak Allah dilerse gerçekleşirdi. Mucize gerçekleştikten sonra şayet mucizeyi isteyenler inanmazlarsa ardından azap gelirdi. İsteklerine cevap çok hızlı gelmişti. Mucize canlıydı. İnan-mayanlarla Hz. Salih arasında belirlenen bir günde, kayaların arasından, hepsinin gözü önünde çıkagelmişti.

“Kavmim! İşte şu, Allah’ın devesi, size bir mucizedir. Bırakın onu, Allah’ın arzında yesin.  Bir gün onun su içme hakkı var, belli bir günün su içme hakkı da sizin. Sakın, ona bir kötülük yapmayın, sonra büyük bir günün azabı sizi yakalar.”

İnanmayanlar Hz. Salih’in bir mucize getiremeyeceğini düşünüyorlardı. Onu herkesin önünde rezil etmek istemişlerdi ama kendileri rezil olmuştu. Deve rahatça otlaklarda geziyor, su içme sırası devede iken kimse su içmeye yanaşamıyordu. Deve, içtiği su kadar süt veriyordu. Süt kovalarının biri doluyor, ardından başka kovalar geliyordu. Şaşılacak işti. Çekinmişlerdi Salih’in tehdidinden, deveye dokunamıyorlardı. Ama bu iş böyle devam edemezdi. Toplumun ileri gelen kişileri bir araya geldiler. Bunlar dokuz kişi idiler ve şöyle karar aldılar: Deveyi öldüreceklerdi, ardından da Salih’i ve iman edenleri.

“Şehirde dokuz kişi vardı ki yeryüzünde bozgunculuk yaparlar, düzeltmezlerdi. Bunlar birbirlerine Allah adına söz verip anlaşarak şöyle dediler: Biz, gece ona ve adamlarına baskın yapıp

onları öldürelim sonra da akrabalarına “Onun ve adamlarının öldürülme olayına biz katılmadık, gerçekten biz doğru söylüyoruz.” deriz. Onlar böyle bir tuzak kurdular, biz de onlar hiç farkında olmadan tuzaklarını boşa çıkardık. 

Hz. Salih ’e dokunamadılar ama deveyi öldürdüler.

“Devenin ayaklarını keserek öldürdüler.”  Ama pişman oldular.

Deveyi boğazladılar. Biz ne yaptık, dediler. Pişman oldular ama yanlış yaptık da diyemediler.

—           Salih! Eğer sen peygambersen bizi tehdit ettiğin azabı bize getir, dediler.

Azap istemek akıl işi değildi. Üstelik Salih’i perişan etmek istedikleri her durumda kendileri pe-rişan oldu. Aynı hatayı yapmamalı idiler. Hz. Salih (a.s.) onların isteklerine cevap verdi:

—           Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. Bu, yalanlanmayacak bir sözdür.

Ya şayacakları son üç gün kalmıştı. Bu üç günde tövbe etseler bile faydası olmayacaktı.

“Ve azap onları yakaladı.”

“Onları, o sarsıntı yakaladı, yurtlarında diz üstü çöke kaldılar.”

“Zulmedenleri o korkunç ses yakaladı, yurtlarında çöküp kaldılar.”

“Sabah olurken onları o korkunç ses yakaladı. Kazandıkları, kendilerinde hiçbir fayda vermedi.”

“Orada hiç yaşamamış gibi oldular. İyi bilin ki Semûd milleti, Rablerini inkâr ettiler ve Allah’ın rahmetinden uzaklaşıp gittiler.”

“Semûd kavmine doğru yolu göstermiştik. Ama onlar körlüğü doğru yolda gitmeye tercih ettiler. Kazandıklarının karşılığı olarak onları alçaltıcı azabın yıldırımı çarptı.”

Acaba bu ortamda Hz. Salih ve inananların durumu nasıldı?

“Nihayet azap emrimiz gelince Salih’i ve onunla beraber inanmış olanları rahmetimizle kurtardık, onları o günün zilletinden kurtardık. Doğrusu Rabb’in çok kuvvetli ve üstün olandır.” 

—”Kavmim! Ben size Rabb’imin mesajlarını duyurdum ve size öğüt verdim. Fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.”

Semûd kavminden geriye ne kaldı?

“Zulümleri yüzünden çökmüş, ıssız kalmış evler.”

MEB  5. sınıf Kur'an-ı kerim